Allah Elçisi’nin Sireti ve Sureti
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) nasıl bir insan olduğu, ilişki kurduğu insanlara nasıl davrandığı merak edilen bir konudur. Kaynaklarımızda Hz. Peygamber’in (s.a.v.), ahlâkını, davranışlarını ve fiziki özelliklerini anlatan birçok rivayet mevcuttur. Bunların en çok bilinenlerinden biri, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sevgili torunu Hz. Hasan’ın (r.a.) üvey dayısı Hind b. Ebî Hâle’den (ö. 36/656) naklettikleridir. Hind, Hz. Hatice’nin (r.a.) Hz. Peygamber’le (s.a.v.) evliliğinden önce evlendiği ilk eşi Ebû Hâle Hind b. Zürâre et-Temîmî’nin oğludur. Hind’in Cemel Savaşı’na Hz. Ali’nin (r.a.) yanında katıldığı ve burada vefat ettiği anlaşılmaktadır.
Hz. Hasan (r.a.), Hz. Peygamber’i (s.a.v.) kendisine tavsif etmesini isteyince Hind, üvey babası olan Allah Elçisi’ni şöyle anlatıyor:
Resûlullah (s.a.v.) heybetli ve muhteşem bir kişiydi. Yüzü dolunay gibi parlardı. Orta boyluya göre biraz uzun, uzun boyluya göre biraz kısaydı. Heybetli bir duruşu vardı.
Saçı ne kıvırcık ne de tam düzdü. Ucunda biraz kıvırcıklık vardı. Saçları uzadığı zaman üç kısımlarından biraz ayrılırdı. Saçları çoktu, ancak kulak yumuşağını geçmezdi.
Ten rengi al beyazdı. Alnı genişti. Kirpikleri uzun, kaşları kavisli idi. Kaşları kaş kemiğinden itibaren kavislenmeye başlardı ve kaşlarının başı kalın, ucu ince idi. İki kaşı arasında kendisini haşmetli gösteren bir damarı vardı.
Burnu uzuna yakındı. Bakıldığı zaman kendisinde onu yücelten bir nur olduğu görülürdü. Gırtlağı biraz çıkıktı. Sakalı gürdü. Elmacık kemikleri çıkık, fakat yukarı doğru dik değildi, yanakları aşağı doğru biraz kavisli, düz ve pürüzsüzdü. Ağzı orta büyüklükten daha büyükçe idi. Dişleri beyaz ve araları biraz ayrık idi. İki dudağının ince kısımları buğday rengindeydi.
Boynu normal uzunluktaydı; gümüş beyazına benzer hoş ve güzel bir beyazlığı vardı. Vücut yapısı mutedildi; normal irilikteydi ve organları arasında uyumlu bir orantı vardı. Karnı düz ve göğsüyle aynı hizada idi.
İki omzunun arası ve göğsü genişti. Omuz, kalça, diz ve dirsek kemikleri gibi iki kemiğin birleştiği yerlerdeki kemikleri büyüktü. Vücudunun kıl olmayan yerleri parlaktı. Göğüs kafesinin üst kısmından göbeğine kadar uzayan kısımda ince yol halinde kıl vardı. Karnında ve memelerinde kıl yoktu. Kolları, omuzları ve göğsünün üst kısımları kıllı idi. Kollarının bilek kısımları uzundu.
El ayası genişti. Ayak parmakları uzun ve düzdü. Elleri ve ayakları büyükçe idi. Ayaklarının orta kısmında, bastığı zaman yere değmeyen çukurluk vardı.
Yürüdüğü zaman ayağını hızlıca kaldırır, gevşek ve ağır şekilde yürüyen adamlar gibi yapmazdı. Sağa-sola yalpa yapmadan dik ve doğru yürürdü.
Bir tarafa baktığı zaman başını çevirerek bakar, sadece gözünü çevirerek bakmazdı. Bakarken gözleri ne tam açık ne de kısık olurdu; gözlerini normal şekilde açarak bakardı. Yürürken göğe bakmaktan daha çok yere bakardı. Onun ulu bakışları düşünceli idi. Karşılaştığı kişiye ilk önce o selâm verirdi.
Hz. Hasan (r.a.) dayısı Hind’e “Konuşmasıyla ilgili özelliklerini anlat!” deyince Hind anlatmaya başladı: Resûlullah (s.a.v.) daima düşünceliydi. Çoğu kez hüzünlüydü. Rahat bir anı yoktu. İhtiyaç olmadan konuşmazdı. Uzun müddet susardı. Söze başlayıp meramını anlattıktan sonra sözü uzatmaz, çabuk bitirirdi. Anlatmak istediği şeyi kısa ve özlü cümlelerle ifade ederdi. Konuyu izah için yeteri kadar konuşur; ne fazla ne de eksik yapardı. Kibar ve yumuşak bir konuşması vardı. Kaba ve aşağılayıcı değildi. Verilen nimet ne kadar küçük ve değersiz gibi olursa olsun, onu ve onunla ilgili herhangi bir şeyi kötülemez ve kötü görmezdi. Dünya ve dünya ile ilgili şeyler onu kızdırmazdı. Ortada bir hak bulunur, tanınmaz ve yerine getirilmezse, yerinde duramaz; o hakkı yerine getirirdi. Fakat kendisi haksızlığa uğradığında başkasından yardım istemez ve kendisine yardım edilmemesi halinde de kızmazdı. Bir şeye işaret ederken kolunu uzatır, bütün eliyle işaret ederdi. Bir şeye hayret ederse, elini çevirirdi. Birisiyle konuştuğu zaman sağ elinin başparmağını sol elinin avuç içine koyardı. Kızdığı zaman kendisini toparlayarak sessizce oradan ayrılırdı. Bir şeyden hoşnut olduğu zaman gözlerini kapar ve bir müddet susardı. Gülmesinin çoğu tebessüm şeklindeydi. Geçici sevgilerden uzak dururdu.
Hz. Hüseyin (r.a.) babası Hz. Ali’ye (r.a.), Hz. Peygamber’in (s.a.v.) özel hayatını sorunca Hz. Ali (r.a.) Hz. Peygamber’i (s.a.v.) şöyle anlattı: Ancak kendisine izin verilmiş olan bir yere girerdi. Ailesiyle birlikte kaldığında zamanını üç kısma ayırırdı: Bir kısmını Allah için, bir kısmını kendisi için, bir kısmını da ailesi için… Kendisi için ayırdığı vaktin yarısını da halka tahsis ederdi. Kendisine has olandan umuma ayırırdı.
Onun ahlâkî özelliklerinden birisi de, dinî açıdan faziletli olan insanlarla meşgul olsa bile herkesin gelip kendisiyle görüşmesine izin vermesiydi. Ancak onun yanında insanların değeri, dine olan sadakatlerine göre idi. Bunlardan kimilerinin bir ihtiyacı, kimilerinin iki ihtiyacı, kimilerinin daha fazla ihtiyacı olurdu. Resûlullah (s.a.v.) onların bütün bu ihtiyaçlarıyla ilgilenir ve onların ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırdı. Ümmetin bütün problemlerini çözmeye ve onların durumlarını düzeltmeye çabalardı.
Ayrıca onlardan, anlattığı şeyleri kendilerinden sonra gelenlere haber vermelerini ister ve şöyle derdi: “Burada hazır olan, hazır olmayana bildirsin. Kendilerine ulaşamadığım için ihtiyacını gidermeye gücümün yetmediği kişileri de bana bildirin. Kim yöneticiye, ihtiyacını gidermek için ulaşamadığı bir kişiyi haber verirse, Allah da kıyamet gününde onun ayağını kaymaktan korur.” Onun yanında sadece bu söylenirdi ve hiç kimseden bundan başka bir şeyi kabul etmezdi.
Hz. Hüseyin (r.a.) babasına Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sosyal ilişkilerini sorunca Hz. Ali (r.a.) şöyle dedi: Kendisini ilgilendirmeyen şeyi konuşmaktan uzak dururdu. İnsanlarla kaynaşır ve kendisinden nefret ettirmezdi. Her kabilenin büyüğüne ikramda bulunur ve onları kendi halkına emir tayin ederdi. İnsanları fitneye düşmekten sakındırırdı. Hiç kimseyi bir kötülüğü işlemekle veya yaratılışındaki bir kusurla itham etmemekle birlikte, insanlara karşı tedbirli ve uyanık davranırdı. Ashabının durumunu her zaman kontrol ederdi. Onların durum ve gidişatını sorar, iyi gördüğü hususlarda onları teşvik eder ve bu konuda onlara destek vererek durumlarını güçlendirirdi. Kötü olanı kötü olarak değerlendirir ve bunu ifade ederdi. İşleri yapar, düzeltir, aralarını bulurdu; bozup dağıtmazdı. Onun her hâli mutedil ve orta halliydi. Hakkı söylemekten geri durmaz, ancak dinin sınırlarını da zorlamazdı. Onun yanında insanların en faziletlisi, en samimi ve en sadakatli olanıydı. Onun yanında makamı en yüce olan sireti ve dayanışması en güzel olanıydı.
Hz. Hüseyin (r.a.) Resûlullah’ın (s.a.v.) bir mecliste bulunurken nasıl davrandığını sorunca Hz. Ali (r.a.) şöyle dedi: Bir yerde otururken ve kalkarken mutlaka Allah’ı zikrederdi. Kendisinin oturması için belirli yerler ayarlamaz, başkalarına da yer tayin etmeyi yasaklardı. Bir topluluğun yanına gittiği zaman bulduğu yere oturur ve herkesin böyle yapmasını emrederdi. Herkese mecliste bir pay verirdi. Onunla birlikte oturanların hiçbirisinde, aralarından herhangi birisinin Resûlullah (s.a.v.) nezdinde daha değerli olduğu düşüncesi olmazdı.
Kim bir ihtiyacı sebebiyle yanına gider, oturur veya kendisine yaklaşırsa, ondan ayrılıncaya kadar onunla beraber yürür; ona ayak uydururdu. Kim ondan bir ihtiyacının giderilmesini isterse, ya onun ihtiyacını karşılardı ya da ona güzel söz söylerdi.
Ahlâkının enginliği bütün insanları kuşatmıştı. Sanki o hepsinin babasıydı. Hak konusunda onun yanında hepsi eşitti. Onun meclisi hilm, hayâ, doğruluk ve güven meclisiydi. Meclisinde sesler yükselmez, kötü şeyler enine boyuna konuşulmaz ve kötü şeylerin konuşulma zarureti hâsıl olduğu zaman da bir hata olacağından korkulmazdı.
Onun meclisinde oturanların birbirlerini ancak takva ve tevazu ile üstün tuttuklarını, büyüğe hürmet, küçüğe merhamet ettiklerini, ihtiyaç sahiplerini kendilerine tercih ettiklerini ve garibi koruyup şefkat ettiklerini görürsün.
Hz. Hüseyin (r.a.) babasına, “Resûlullah’ın (s.a.v.) kendisiyle birlikte oturup kalkan arkadaşlarına karşı tutumu nasıldı?” diye sordu. Hz. Ali (r.a.) şöyle dedi: Daima müjdeleyiciydi. Yumuşak huyluydu. Herkes yanına gidip ondan bir şey isteyebilir veya bir şeyi teklif edebilirdi. Kaba ve sert tabiatlı değildi. Gürültücü, ona bağırıp çağıran, ayıplayan, kötü ve çirkin söz söyleyen, çokça övgüde bulunan birisi de değildi. Arzu etmediği şeyleri önemsemezdi. Bu şeylere insanları ne teşvik eder, ne de sakındırırdı. Şu üç şeyden kendisini uzak tutardı: Riyakârlık, kanaat etmemek ve faydasız boş şeylerle meşgul olmak…
İnsanlarla ilgili olarak da şu üç şeyi terk etmiştir: Herhangi bir kişiyi kötülemez ve ayıplamazdı. Herhangi bir kimsenin bilmeden hata etmesini bekleyip bu durumu başa kakma fırsatı olarak da kollamazdı. Ancak sevap kazanacağını umduğu bir konuda konuşurdu. Konuştuğu zaman da, kendisiyle birlikte oturan arkadaşları, sanki başlarının üzerinde kuş varmış gibi, büyük bir sükûnetle onu dinlerlerdi. Arkadaşları, o sustuğu zaman konuşurdu. Hiç kimse onun yanında birbiriyle tartışmazdı. Kim konuşursa onun sözünü sonuna kadar dinlerlerdi. Onun yanında konuşulan sözler önem sırasına göre olurdu. İnsanların güldüğü şeye o da güler, onların hayretle karşıladıkları şeyi o da hayretle karşılardı. Konuşmasında ve isteğinde kaba olan yabancıya karşı sabırlı idi. Eğer arkadaşları oralarda ise, bazen onları çağırıp “Bakın! Bu kişinin talebi haklı ise ona yardımcı olun.” derdi. Ancak uygun ve münasip kişinin övgüsünü kabul ederdi. Haddini aşmadıkça hiç kimsenin sözünü kesmezdi. Haddini aşanı da ya bundan yasaklayarak sözünü keser, ya da oradan uzaklaşıp giderdi.
Hz. Hüseyin (r.a.) “Resûlullah’ın (s.a.v.) sükûtu nasıldı?” diye sorunca Hz. Ali (r.a.) şu cevabı verdi: “Dört hâl üzere idi: Hilm (yumuşak huyluluk), sakındırma, ölçülü davranma ve insanları tefekküre sevk etme. Ölçülü davranması şöyle olurdu: Herkese aynı nazarla bakar ve herkesin sözünü aynı ölçüde dinlerdi. Bu konuda insanlara eşit davranırdı. Tefekküre sevk etmesi fani ve baki olan şeyler hakkındaydı. Hilmi ve sabrı kendisinde toplamıştı. Kolay kolay hiçbir şey onu kızdırmaz ve endişelendirmezdi. Üç huyu şahsında toplamıştı: Bir şeyi yapma konusunda onun “iyi” olmasını, terk etme ve uzak durma konusunda da onun “kötü” olmasını esas almıştı. Ümmetinin maslahatına uygun olanı bulma yolunda en güzel görüşü bulmak için olanca gayretini sarf ederdi. Ümmeti için, dünya ve ahirette kendilerine faydalı olacak şeyleri bir araya getirmeye çalışırdı.”
İbn Abbas Hz. Peygamber (s.a.v.) hakkında şu tespitte bulunur:
“Resûlullah (s.a.v.) insanların en çok iyilik yapanıydı. Yüzünde daima müjdeli bir tebessüm vardı. Ahlâk bakımından insanların en üstün olanıydı. Karşılaştığı kimseye ilk önce o selam verirdi. Bir adamla tokalaştığı zaman da karşı taraf elini bırakmadıkça onun elini bırakmazdı.”
NOT: Bu metin Adnan Demircan‘ın Tematik İslam Tarihi isimli kitabının 17 ve 23 aralıklı sayfalarından olduğu gibi alınmıştır. Hocamıza teşekkür eder, ahirette karşılığını bulmasını dilerim.

